17 Kasım 2018 Cumartesi

İMANINLA GÖNDER BENİ

 Ufak tefek, sessiz bir kadın. Feri sönmüş buğulu gözlerinin yumuşak bir ifadesi var. Yanaklarını çevreleyen ve alnını kaplayan çizgiler, kendilerini çölün başıbozuk rüzgarlarına bırakmış, yumuşak kum tanelerinin üst üste bindiği, düzensiz sıra sıra tepeler gibi uzaniyor. Birer birer çektirip, derdinden kurtulduğu dişlerinin boşluğu bile, yuvarlak yanaklarinin içine tamamen göçmesine yetmiyor; uzak geçmişe,  “bir dışarı çıksa da yüzünü görsek” dedikleri, ilk gençliğinin güzelliğine belli belirsiz göz kırpıyor.

 Yuvarlak çehresini gizlemeyen, ensesinde düğümlediği yemenisinin aralarından, omuzlarına bir çift platin rengi örüğü iniyor. Yemenisinin üstünden yaşmağını hiç eksik etmezken, sıkıntıya gelemediğinden, elbiselerinin hepsinin bağrı açık. Bir elin parmaklarını aşmayacak sayıdaki, hepsi aynı model dikilmiş elbiselerini, ölünceye dek eskitemeyeceğini düşündüğünden, yenisinin diktirilmesi konusundaki önerilere kulak tıkıyor. Bu dünyada gereğinden fazla oyalanmaya niyeti yok gibi. Açıkça, hikayesi, başladığı bu yerde bitsin istiyor. 

 Yine de hiç boş durmuyor. Bir noktada birleşecekmiş gibi uçlara doğru incelen,  kına yakarak sağlık ve güzellik kazandırdığına inandığı küçük, ince, şekilsiz parmakları,  kah büyük yusyuvarlak yufkaları siyah sacın üstüne işbilirliğiyle aktarıyor,  kah o yufkaları,  savaş yıllarının kıtlığını görmüş bir kıymetbilirin özeniyle, bir lokmasını ziyan etmeksizin,  suyuna batırdığı yemeğine katık ediyor. O babaanne kokan elleri,  hiç eksik olmayan ziyaretçileriyle kahvesini yudumlayıp,  gündelik hayattan sohbetler ederken,  her birini ayrı bir öykü gibi işlediği, göz nuru iğne oyalarına sabırla hayat veriyor. 

 Anacım diye diye gönlünü hoş tutan gelininden memnun. Yalnızca ara sıra gezmelere çok daldığında, “elekçi gaası” (sokaklarda gezip elek satan kadınlar) diye söyleniverse de, geçmişteki kocası kapıdan, kendisi bacadan kaçtığı günleri hatırlayıp susuyor.

 Günde beş vakit, hiç aksatmıyor.  Elleri göğsünde şefkatle kavuşuyor. Ufak bedeni namazın ağır ritmiyle iniyor,  kalkıyor. Başını ve gövdesini öne eğerken, başı seccadeye nazikçe değiyor, bedenini ve ruhunu, tüm canlıların varlığını borçlu olduğu, her şeye kadir o sonsuz gücün kollarına inançla bırakırken,  sanki onunla bir oluyor. Birkaç saniye sonra tekrar doğrulduğunda,  başını yavaşça sağa sola çevirerek,  meleklere hafifçe selam veriyor. Onu, bu dünyanın gerçeklerinden çok,  hazırlandığı öte alem ilgilendiriyor. Pazarlığında tereddütsüz:”Üç gün yatak, dördüncüsü gün toprak”

 Gece olduğunda, gün içinde yorduğu yaşlı bedenini, tahta somyasının üstündeki pamuk yatağına yan yatırıp,  ayaklarını ve belini hafifçe büküyor.  Kolunu dirseğinden kırarak,  çok değerli bir şeyi tutuyormuş gibi sıkıca kapattığı avucunu yanağının altına iliştirirken,  dudaklarından dökülüp, gökyüzüne yükselen duasının huzuru odayı kaplıyor: 

“Yattım Allah kaldır beni
     Rahmetinle daldır beni
         Gece gündüz dualarım
                İmanınla gönder beni..."

7 Mart 2015 Cumartesi

Marcel Proust, Alain de Botton, Attila Marcel

Bir zaman bir Marcel Proust kitabı satın almışım, bir ara okurum diye kitaplığa koymuşum. Orada ne kadar durduysa yine bir gün başka bir kitap ararken elime geçti, okumaya başladım. Bazen bir cümlesinin, sayfalarca süren bir paragraf olduğu bu kitabı okumaya devam edemeyip bıraktım.




Sonra bir gün, Alain de Botton'ın "Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir" kitabıyla karşılaşınca tekrar merak duydum;



Alain de Botton'ın Proust'un ve kitaplarının dünyasına giriş yaptıran bu ufak kitabını bir solukta bitirince, yine heves ettim Kayıp Zamanın İzinde'yi okumaya. Swan'ların tarafı isimli ilk cildi okuduktan sonra, bende iz bırakan, ruhuma dokunan satırlardan bazılarını burdan paylaşmak istedim;

"Uzun yıllardır, akşamları yatışımın tiyatrosu, dramı dışında Combray'ye ait her şey benim için yok olmuşken, bir kış günü eve döndüğümde, üşümüş olduğumu gören annem, alışkın olmadığım halde, biraz çay içmemi önerdi. Önce istemedim, sonra, bilmem neden, fikir değiştirdim. Annem, birini gönderip, Küçük Madlen denilen, bir tarak midyesinin oluklu çenetleri arasında biçimlendirilmiş gibi görünen o kısa, tombul keklerden aldırdı. Az sonra, o kasvetli günün ve iç karartıcı bir yarının beklentisiyle bunalmış bir halde, yaptığım şeye dikkat etmeden, yumuşasın diye içine bir parça madlen attığım çaydan bir kaşık alıp ağzıma götürdüm. Ama içinde kek kırıntıları bulunan çay damağıma değdiği anda irkilerek, içimde olup biten olağanüstü şeye dikkat kesildim. Sebebi hakkında en ufak bir fikre bile sahip olmadığım, soyutlanmış, harikulade bir haz, benliğimi sarmıştı. Bir anda, hayatın dertlerini önemsiz, felaketlerini zararsız, kısalığını boş kılmış, aşkla aynı yöntemi izleyerek, benliğimi değerli bir özle doldurmuştu; daha doğrusu, bu öz, benliğimde değildi, benliğimin ta kendisiydi. Kendimi vasat, sıradan ve ölümlü hissetmiyordum artık. Bu yoğun mutluluk nereden gelmiş olabilirdi bana? Çayın ve kekin tadıyla bir bağlantısı olduğunu, ama onu kat kat aştığını, farklı bir niteliği olması gerektiğini seziyordum. Nereden geliyordu? Anlamı neydi? Nerede yakalanabilirdi? İkinci bir yudum alıyorum, ilk yudumdan fazlasını bulamıyorum, üçüncü yudumda, ikincide bulduğum kadarı da yok. İçmeye son vermem gerek, iksirin etkisi azalıyor sanki. Aradığım gerçeğin onda değil, bende olduğu belli..."

Gerçeği aramak? Elbette böyle bir arayışın bir paragrafta bitebileceğini düşünmüyorsunuzdur. Hem de Proust için :) Daha sayfalarca, damağındaki bu lezzetin ona hissettirdiklerinin ve çağrışımlarının izini sürüyor. Peki onca güzel satır arasından neden bunları paylaştım?

Şöyle ki:

"Kayıp Zamanın İzinde" serisinin ilk cildi "Swan'ların Tarafı"nı bitirdiğim günün akşamı eşimle ne film izlesek diye "idf" uygulamasında gezinirken şöyle bir filme rastladım :


"Attila Marcel"





Konusunu okuyunca;

"Çocukluğundan bu yana kendini büyüten iki halasıyla birlikte Paris'te yaşayan Paul artık 30'lu yaşlarındadır ve halalarının da teşvikiyle piyano ve müzik tutkusundan vazgeçmemiştir. Halaları da Paul’un başarılı bir piyano virtüözü olmasını isterler ve genç adamın tüm zamanı halalarıyla birlikte piyano derslerinde geçer. Kendini dış dünyadan soyutlayıp tamamen müziğe odalanan Paul'un hayatı aynı apartmanın dördüncü katında yaşayan Bayan Proust'la tanıştıktan sonra değişmeye başlayacaktır. O güne dek ailesinin iki yaşındayken öldüğünü düşünse de sıradışı Bayan Proust'un kendisi için hazırladığı özel bitki çayını içince, hiçbir şeyin hatırladığı gibi olmadığını fark eder. Çayın ardından hafızasındaki kayıp hatıralar ortaya çıkmaya başlar..."

ve ekşi sözlükteki yorumlara göz atınca ilgimi çekti, "tamamdır" dedim "bu akşam bunu izleyelim".

Çok isabetli bir karar oldu.

Filmi izlerken ben de Paul gibi bir çay içsem, benliğimin derinliklerine gömdüğüm bilinmez gerçeklere ulaşsam, nerede takıldıysam oradan devam etsem diye iç geçirdim.
Tabii bu biraz zor, Bayan Proust gibi bir komşum olmadığını düşünürsek.
Yine de böyle bir film izledikten sonra elbette umutsuzluğa kapılamazdım.
Filmden mesajımı aldım, gerçeği iksirlerde çaylarda değil Mösyö Proust'un yolundan gidip, kendimde aramaya ikna oldum :)










27 Ağustos 2014 Çarşamba

Komşu Kapısı Yunan Adalarının En Güzellerinden Biri, MİDİLLİ

Ayvalık'tan binilen feribot bir buçuk saat kadar sonra Mytilini Limanı'na yaklaşır.Sahildeki Osmanlı'dan kalma tarihi binaları seyrederken, bunların arasında Panellinion Cafe'yi gözünüze kestirin. Yüksek tavanlı bu tarihi binanın çok hoş bir atmosferi var.




Vee Molivos; Midilli'yi sevme nedenimiz;

Kalesini, dar sokaklarını gezip çiçeklerle bezeli bahçeli güzel evlerini görüp, hediyelik satın alıp, denize tepeden bakan kafelerinde buzz gibi frappelerinizi yudumlayabilirsiniz. Benimki az şekerli bol sütlü olsun lütfen !



Tüm bunların yanında Molivos'u sevme nedenlerimizden biri de, bol deniz ürünlü sofralarda uzoları yuvarlayabileceğimiz, kimisinde canlı müzik dinleyebileceğimiz, kimisinde Yunan müzikleriyle adanın yerli gençleriyle dans edebileceğimiz sıcakkanlı geveze Yunanlı komşularımızın işlettiği restoran ve tavernalar...



Molivos yakınlarında konakladığımız otel; Sun Rise Hotel;



Petra Köyü, bacaklarına ve nefesine güvenenlere enfes bir manzara ve açı sunan 114 basamakla ulaşılan Panaya Glikofilusa Kilisesi'ne ev sahipliği yapıyor. Burada da çok şirin bahçeli evler, dar sokaklar, tasarım hediyelik eşya satan küçük dükkanlar var ve de Türk konuklar için küçük bir sürpriz ; Ödemiş Birgi'deki tarihi konağın bir benzeri. Duvarlarında, tavanlarında İstanbul ve boğaz resimleri, çeşitli tasvirlerle oldukça ilgi çekici bir yapı;



Sigri'de Sigri Doğa Tarihi Müzesi ile Eressos'daki Arkeoloji Koleksiyonunu görebilirsiniz;



Bir başka köy, Agiassos. Burada da ceviz ağacından oyma hediyeliklere bakıp, köy kahvesinde kahve keyfi yapabilir, adanın en kutsal kiliselerinden birini gezebilirsiniz.






Veee Uzo severlerin uzo'nun geçmişte ve bugün nasıl üretildiğini görüp, tadarak seçip satın alabilecekleri uzo şişeleriyle bavullarını doldurabilecekleri bir fabrika ve ufak bir uzo müzesine sahip Barbayyani fabrikası için uğramadan geçemeyecekleri Plomari ;



Bir öğle vakti turumuzun yemek için uğradığı Skala Eressos'taki "Eressos Palace" isimli geniş bir plajın başındaki restoranda, aşçının bol kepçe lezzetli yemekleriyle damaklarımız bayram etti, kesinlikle tavsiye ederim :) Midenizi çok doldurmazsanız deniz de çok çekici, bu plajda vakit geçirmek keyifli olabilir.





Gezip görmenin yanında aslında Midilli'de keyifli bir tatil için herşey var. Adanın serin ve berrak sularında yüzmek, plajlarında güneşlenmek, biraz da gezmek için tekrar gitmeyi çok isterim. Umarım bu blogu okuyan ve Midilli'yi görme düşüncesi olan herkese böyle bir gezi için biraz fikir verebilmişimdir. Yeni yerler görme ve bunları paylaşma merakımız ve hevesimiz asla tükenmesin.
İyi gezmeler...


















1 Ekim 2012 Pazartesi

seyahat ve ben

Bütün sehirler birbirinin aynısıdır der babam, o zaman gidip görecek ne var? Evet bir açıdan gerçekten de öyle, bir meydan, o meydana çıkan sokaklar, evler, insanlar, yaşamlar, her yerde aynısı. Böyle düşünenler, ısrarcı birkaç dostun ya da akrabanın sürüklediği birkaç seyahat dışında ömrü billah kımıldamak istemezler bi yere. Evlerindeki bir koltuğun yerinin değişmesi kadar uzak ve iç karartıcı bir ihtimaldir onlar için yeni şehirlerin hikayeleri. Başta kendi popoları olmak üzere hayattaki herşeylerini o kadar yerli yerine oturtmuşlardır ki, onlar için dünyanın orda başlayıp orda bittiğini düşündürürler bana. Kimileri ise tam tersine, tüm hayatını gezerek yaşamanın hayalini kurarken, buldukları her zamanı gezme fırsatına çeviremedikleri zaman soluksuz kaldıklarını hissederler. Yaklaşan tatil fırsatları için planlar yapılır, yerler ayırtılır. Ramazan bayramında Hindistan, kurbanda Antakya, hafta sonu ise asla boşa geçirilmeyip keşfedilmemiş en yakın sayfiye kasabasında almalıdırlar soluğu. Onlar için tüm şehirlerin bambaşka meydanları, bambaşka sokakları, insanları, yaşantıları vardır. O kadar başkadır ki, gezmedikleri zaman, yani onlar için zaman durduğunda, akıp giden günlerin, yaşantıların, yolların, hayaline dalıp, sonraki seyahatlerin büyüsü hissedilmeye başlanır, bazen bi tanesi bitmeden diğerinin planları yapılmaya çalışılır. Böyle bir gezgin ruhu taşımadığım kesin, ama ben de arada sırada da olsa gezmeyi severim. Yine de tıpkı babam gibi bazen bana da bütün şehirlerin aynı göründüğü olur. Kendimi de götüreceksem sanki her yer aynı gelecektir bana. Onca eziyetine, risklerine ve yorgunluğuna katlanıldığına değecek midir? Tabii herkesin böyle hissettiği zamanlar olur. Böyle anlarda silkelenmek için en iyi yol, evdeki eşyaların yerlerini değiştirmektir. Bir koltuğun yerini değiştirip, salonun yeni düzeninin keyfini çıkarın, hissettiğiniz tatlı şey, yeni bir şehri keşfederken de tanıdık gelecektir. Çünkü bizim dünyamız ne kımıldayamayacağımız kadar küçük ve dardır, ne de kendimizi kaybedebileceğimiz kadar büyük ve sonsuz...

7 Ağustos 2012 Salı

ZORBA, Nikos Kazancakis



"ne makine şu insan be , içine ekmek , şarap , balık , turp koyuyorsun, iç çekmeleri , gülüşler ve düşler çıkıyor. imalathane! sanırım beynimizde konuşan bir sinema var"
alexis zorba

9 Haziran 2010 Çarşamba

ÇOCUKLARINIZ

Canım Ailem dizisi finalini yaptı bu gece. Uğur Yücel yerine çok yakışan , benim de çok sevdiğim bir şiir okudu. Neredeyse 80 yıl önce hayata gözlerini yummuş şair, filozof, ressam Halil Cibran , söylemiş de ne güzel söylemiş ....

çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
onlar kendi yolunu izleyen hayat’ın oğulları ve kızları.
sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
çünkü ruhları yarındadır,
siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
çünkü hayat geri dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
okçunun önünde kıvançla eğilin
çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.